Blog Widget by LinkWithin
Blog Widget by LinkWithin
GÖZÜME TAKILANLAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GÖZÜME TAKILANLAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Mutluluğun altın formülü

MUTLULUĞUN bir formülü var mı?

“Bana sorarsan bir tanımı bile yok” diyor Ümit...

Ümit kim? Ümit Yalçın... Dubai Başkonsolosu... Eşi Gül'le bizdeler... Arkadaş olmak için can atacağınız bir ikili... Derin, eğlenceli, birikimli... Hep birlikte felsefe yapıyoruz, hani genç insanlar oturur, saatlerce hayat üzerine konuşur ya, öyle... Ümit devam ediyor, “Evet, bence tanımı bile yok.Anlık diyenler, sürekli diyenler, geçmişte kaldı diyenler, gelecekte arayanlar, maddi unsurlar, manevi boyut, böyle uzaaaar gider. Herkese göre değişir ama...” Kulağımı bizim tavşan gibi dikiyorum... Bir şey söyleyecek... “İnsan yine de bir formül, bir reçete arıyor işte. Benim de çekmecemde ne durur biliyor musun?” “Ne?” “Russel'ın 1930'da mutluluk hakkında yazdıkları. Bir liste halinde. Arada çıkarıp bakarım...” “Mutluluk için altın formül mü varmış yani?” Gülüyor... “Nobel ödüllü Bertrand Russell, Mutluluk Yolu (The Conquest of Happiness) diye bir kitap yazmış. Kitapta, taa o yıllarda anlatılanlar, internet icat edilince, artık kitap okumaya vakti, yeteneği, isteği olmayanlar için özetlenmiş ve listelenmiş...” “Sen onlardan biri değilsin...” “Değilim ama o liste benim de elime geçti, çekmeceme attım, ne zaman ihtiyacım olsa çıkarıp bakıyorum...”
MUTLULUK PEŞİNDE
Mutluluğu fethetmek istiyorsanız, bakın neler yapacakmışsınız... *
1- Yaşamdan tat alma duygunu geliştir. (Kimin itirazı olabilir? Yaptığın her ne ise, zevk alarak yap. Hiçbir şeyi öylesine yapma. Hücrelerinde hisset, keyfine var...) *
2- Sevecen ol. İnsanlara sevgiyle yaklaş, karşılık da bekleme. (Bu da güzelmiş. Özellikle de karşılık beklemeden bir şey yapmak...) *
3- İyi anne-baba ol. (A bu süpermiş diyorum. “Çok iyi bir yönetici oldum, patron oldum, lider oldum ama iyi bir baba olamadım” lafları beni üzüyor. Birinin dünyaya gelmesinde bir sorumluluğun varsa, kaçarın yok, iyi anne-baba olacaksın. Ötesi, berisi, öyleydisi, böyleydisi yok.) *
4- Çok yönlü, ilginç, yaratıcılık isteyen bir iş yap. (Bu da doğru. Yaptığın iş, içini şişiriyorsa, mutlu olamıyorsun! Bazen lüks olabilir ama insan mutlu olacağı işi aramaktan vazgeçmemeli.) *
5- Birbirinden farklı küçük ilgi alanları geliştir. Günlük yaşamına çeşitlilik kat. (Doğru. Ne kadar çok çeşitli, küçük küçük mutluluk alanın, ilgi alanın varsa, zaman o kadar kolay kayıp gidiyor. Mutluluk zamanı unutmaksa, işte fırsat...) *
6- Mücadele ile teslimiyet arasında denge kur. Elinden geleni yap, geri kalanı gelişmelere bırak. (Değiştiremeyeceğin şeyler için ısrar etmek, mutsuzluktan başka bir şey getirmez. O zaman teslim ol. Ama değiştirebileceğin şeyler için de mücadeleye devam et...)
DAHASI VAR
Mutsuzluğu yenmek istiyorsanız: *
1- Adaletsizliğe uğramışlık duygusunu abartma. Kendini gözünde fazla büyütme. Başkalarının sana olan ilgisini de. (Bu da müthiş bir tespit! Kurban psikolojisinden kurtul. Kendini çok ciddiye alma, övgülere de çok yüz verme.) *
2- Başkalarının hakkında ne düşündüğünü fazla önemseme. (Haklı. Çünkü özellikle dışarıdan gelen övgüleri abartırsan, kendi gerçeğinle ilişkini kopartmış oluyorsun. Kendini olmadığın bir şey zannetmeye başlıyorsun, en kötüsü de bu. Bu, bırak mutlu olmayı, kendine zarar vermeye başladığın an...) *
3- Suçluluk ve utanç duygularıyla mücadele et. (Evet, insanı mutsuz eden duygular onlar. Kurtulabilirsen ruhunu önemli ölçüde özgürleştirmiş oluyorsun. Benim mesela bu maddeye çalışmam lazım, bitmez tükenmez suçluluk duygularımdan kurtulmam lazım.) *
4- Endişelerini ve korkularını somutlaştır ve “Olabilecek en kötü şey ne?” diye sor kendine. (Bu da insanı iyi hissettiren bir şey. Herkese tavsiye ederim: Stresten ölüyor musun, bir dur ve dedi ki kendine, “Yetiştiremezsem/ yapamazsam/ başaramazsam en kötü ne olur?” İşte bu sorunun cevabı, insanı rahatlatıyor. Çünkü “Çok da katlanılmayacak bir şey değilmiş” dedirtiyor...) *
5- Kıskançlık değil hayranlık duygusunu geliştir. Kendini başkalarıyla kıyaslama. (Artık neredeyse herkesin tecrübesiyle sabit ki, kıskanmak insanı mutsuz eden bir şey. Kendini başkalarıyla kıyaslamak da öyle. Ne birilerinin senden eksikliği, ne de birilerinin senden fazlalığı seni etkilememeli, etkilerse gücünün doruğuna ulaşamazsın. Başkalarını bırak, kendinle uğraş, kendi kabiliyetlerini arttır.) *
6- Can sıkıntısı ve heyecan konusunda hayatında denge kur. (Ne sürekli can sıkıntısıyla yaşanır, ne de sürekli heyecan haliyle. En iyisi, bu ikisinin denge durumudur.) *
7- Rekabet yarışlarından uzak dur. (Rekabet de insanı mutsuz eder, birini geçmek için uğraşma, sen kendini geçmeye çalış.) *
8- Kendini melankoliye kaptırma. (Söylenecek çok fazla şey yok, kaptırma...) * Ümit, bütün maddeleri sıraladıktan ve biz hepimiz, her bir madde için yorum yaptıktan sonra, maddeleri sil baştan bir kez daha tartışmaya, konuşmaya, konuşmaya devam ettik...
AYŞE ARMAN

SİZİN, “BİZ” DEDİĞİNİZ NEREDE BAŞLAR, NEREDE BİTER?

Biz dediğinizde o “biz”in çapı ne kadar?
Tuttuğunuz futbol takımı mı? Aileniz mi? Şirketiniz mi? Siz ve sevgiliniz mi? Siz ve arkadaşlarınız mı? Sizinle aynı milliyetten olanlar mı? Tüm insanlık ailesi mi? Tüm canlılar alemi mi? Tüm canlısı ve cansızı ile galaksi mi? Yoksa evren mi?
Bir insan ötekinin duygu alanını kendi beyninde duyusal olarak ne ölçüde tekrarlayıp taklit edebiliyorsa ötekinin sevincine ve üzüntüsüne ortak olabiliyor. Onun canı yandığında, canı yanıyor, o mutlu olduğunda, mutlu oluyor. İnsanlık tarihinin, baş köşelerinde saygıyla anılan insanların, en büyük özellikleri de bu. Tüm toplumun duygu akışındaki sorunlu bir duygu ya da ihtiyaç alanını çözebilmek için, kendi duygu alanlarında güçlü bir sorumluluk yaşayan insanlar. Bir başkası ile ilgilenen, onun daha iyi yaşaması için ülküsü olan insanlar, bazen şöyle, bazen böyle işlere imza atmışlar. Ama ilk yaptıkları, bir BİZ tarif etmek olmuş.
Bu “biz”, bazen sol elini kullananlar, bazen derisi siyah renkte olanlar, bazen limanlarda üç kuruşa çalışan sefil bir yaşamın paryaları, bazen bir avuç “soylu”, bazen nükleer gücü elinde bulunduran seçkin ülkeler, bazen şu ırkın mensupları, bazense şu dine inananlar olmuştu. Ne zaman BİZ oluşsa onun dışında kalan herkes, isteseler de istemeseler de ötekiler olmuş. Bu ötekiler de, yenilip yutulmamak için, “karşı-BİZ” olmak zorunda kalmıştır. Böylece savaşlar olmuş, böylece ölümler, kan ve gözyaşı olmuş ve “biz” olup, ötekini yok etmek yüceltilmiştir. Bir dünya görüşünün büyüklüğü, kalıcılığı, sevgi esası üzerine kuruludur.
İçinde sevgi barındıran hayat görüşlerinin BİZ’i çok geniştir. Seni de, beni de, onu da içine alır. Sadece insanları değil, saygıya layık her canlıyı içine alır. Bu sevginin temel dayanağı bazen Tanrı’ya olan inanç ve onun varlıklarına saygıdan, bazen güçlü bir humanizm duygusundan, bazen uygarlık düşüncesinden, bazense başka türlüsünü yapmak ekosistemi kalıcı şekilde çökerteceğinden oluşur.
Bir düşünce “BİZ” dediğinde, kişinin BİZ’ini incelerim. BİZ’i ne denli büyükse o kişi o denli büyüktür. SİZİN, “BİZ” DEDİĞİNİZ NEREDE BAŞLAR, NEREDE BİTER? Dostlar Sizin “Biz” dediğiniz ne kadar?

insanlar da harflere benzer!

Harflerin, Düşüncelerin ve İnsanın Gücü!...
Harfler vardır; kimileri sesli kimileri sessiz…
Tek başlarına bir anlam ifade etmezler…
Doğru sessizlerle doğru sesliler bir araya gelir…
doğru kelimeler çıkar ortaya…
Doğru kelimelerle birlikte sessizler de seslilerde bir anlam kazanmaya başlar…
doğru fikirlerin tohumları atılır…
Doğru kelimeler kazandıkları bu anlamları güçlendirmek için bir araya gelip doğru cümleleri oluştururlar…
Doğru cümlelerle birlikte kelimeler daha anlamlı olmaya başlar…
doğru fikirlerin tohumları filizlenmeye başlar…
Doğru cümleler bir araya gelip doğru paragraflara…
doğru paragraflar doğru sayfalara… doğru sayfalar doğru kitaplara…
doğru kitaplar bilgelik okyanusuna dönüşür…
bilgelik okyanusu anlam arayışına rehberlik ederek bizi Öz’e ulaştırır!
Öz mutlak, sınırsız gücü barındırır! ü
Ve ihtiyacımız olan her şey Öz’de gizlidir!
Vaaayyy beee!
Bir harf nelere kadirmiş!!!
Bir kelimenin gücü harflerinin gücü kadardır!...
Bir cümlenin gücü kelimelerinin gücü kadardır!...
Bir paragrafın gücü…
………………………………………………..
Bir kişinin gücü de Öz’ünün gücü kadardır!

Düşünceler de harfler gibidir… Doğru düşünceler bir araya gelerek doğru fikirleri oluştururlar… Doğru fikirler bir araya gelerek doğru inançları oluşturur! Doğru inançlar birleşerek doğru bir zihni oluşturur! Doğru bir zihin doğru eylemlere yöneltir! Doğru eylemler doğru alışkanlıkları oluşturur! Doğru alışkanlıklar doğru bir karakteri oluşturur! Doğru bir karakter doğru bir insanı oluşturur! Doğru bir insan mutlak doğruluk olan Öz’e yakınlaşır! Öz’e yakınlaşan hayatının anlamını keşfetmeye başlar! Mutluluk ve huzur hayatın anlamında gizlidir! Vaaayyy beee!!! Bir düşünce nelere kadirmiş!!! İnsanlar da harflere benzer!... Doğru insanlar bir araya gelerek doğru bir takımı oluştururlar!... Doğru takımlar bir araya gelerek doğru kuruluşları oluştururlar! Doğru kuruluşlar bir araya gelerek doğru bir toplumu oluştururlar! Doğru toplumlar bir araya gelerek doğru bir evreni oluştururlar! Doğru bir evren de Öz’e hizmet eder! Öz’de insana hayatın anlamıyla birlikte mutluluk ve huzur getirir!

Yalnız Oyuncaklara Yeni Arkadaşlar

Yeniyüksetepe Aktiffelsefe derneğinin Sosyal Sorumluluk Projeleri adı altında gönüllü olarak bazı faaliyetlerde bulunulmakta Yalnız Oyuncaklara Yeni Arkadaşlar da bunlardan biridir.

Antalya dışından mail grubu olup Oyuncak desteğinde bulunmak isteyenler Yeniyüksetepe'nin birçok ildeki şubelerine ya da Antalya ya gönderme şansı olanlar ise ilgili telefonla irtibata geçebilirler.

Yalnız oyuncaklar bu kez 5 Mart'ta "Şehit Jandarma Er Serhat Genç İlköğretim Okulu'na gidiyor.

Kampanyaya katılım için 26 Şubat'a kadar yalnız oyuncaklarınızı bize ulaştırırsanız GEA Gönüllülerinin oyuncakları onarması için vakit bırakmış olursunuz.Detaylı bilgi için 506 302 24 77 nolu telefondan bilgi alabilirsiniz.

Destekleriniz için şimdiden teşekkür eder mutluluk dolu günler dilerim.


www.antalya.aktiffelsefe.org
yeniyuksektepe.antalya@gmail.com
Balbey Mah. 439. Sok. No:3 Antalya(Doğu Garajı Start Otel'den mezarlığa doğru çıkan yolun üzerindeki Hilal Petrol'ün tam karşısındaki sokaktan girince görülen sarı ev.)
248 47 20 / 506 302 24 77
Aktif Felsefe, Aktif Yaşam!

mavilere uyanmak...


ve şaka gibi
ve sarsak sarsak
ve kımıl kımıl bir yaşamaktır
MAVİLERE UYANMAK

en kesif karanlıklara kafa tutan
gözlerinin mavisine kuşanmak...
.
.
.

türküleri sev
yalan kahkahalardan uzak dur
canımın suyuyla yıka ellerini..
aklımın maharetiyle giydir
en mavi yerlerini...

senin adın buzul mavisi!
çünkü mavilerde uyur
benden sana geçen
sende beni kalkındıran ne varsa!

sevdiğim,
açlığımın uzak ufku

her sabah;
güneşten ne zaman işaret alırsan
ne zaman dar gelirse soluğun
böyle uzun sarılmaklara
fikrini kurcalarsa eğer
açık korkular
işte o zaman
mavilere mavilere uyandır beni...

Evlilik

Evlilik,
inanmadığım halde içerisinde 17 seneyi bitirdiğim bir kurum benim için..17 senede (abartmıyorum) 40 çift arkadaşımın son verdiği kurum ayni zamanda da…
Evliliğimin bu kadar uzun sürmesinin gizi belkide kuruma inanmamaktan geçiyor. Evliliği toplumun dayattığı şekilde yasamamaktan… Nedir bu dayatmalar?

Erkeğin muhakkak kadından yasça büyük olması, eğitim seviyesinin erkeğin lehine ya da en azından eşit olması bunların sadece ikisi…
Olmaz, yürümez diyor toplum… Erkek yasça büyük olmalı ki, kadına ‘hot’ dediğinde oturmalı kadın…Yada yumuşatıyorlar;
-Efendim kadın erkekten önce çöktüğü için (hani doğum falan) küçük olmalıymış yaşı…
Eğitimde de böyle.. Kadının çok okumuşu bilmiş olurmuş, evde kalmakmış layiki…. EŞiM BENDEN 2 YAS BÜYÜK; ne ‘hot’ dememe gerek kaldı 17 senede, ne de benden önce çöktü…
Yıllar içinde ben yaşlandıkça o gençleşti, -’Ooo Can bey kapmışınız çıtırı’ esprilerine muhatap dahi oldum

EŞiM 3 ÜNİVERSİTE BİTİRDİ; ben bi taneyi 9 senede bitirdim…Ne o bana bilmişlik tasladı, ne ben ona ezik baktım… Kulağa gelen müzik tekse de, onu oluşturan notalar farklıdır der Halil Cibran… Bunu unutmadık biz.

Ben konuşurken o dinledi, ben dinlerken o konuştu 17 sene.O öfkeliyken ben, ben öfkeliyken o ‘haklisin bitanem…’ dedik, Öfke bitip fırtına durulduğunda ‘ama bi de böyle düşün’ de dedik fikrimizi savunurken.

Farklı insanlar olarak görmedik birbirimizi, ayni amaç için savaşan neferlerdik bu hayatta…

Asla bilmedik ne kadar para kazandığımızı, ortak cüzdanımızdan gerektiği kadar aldık..
Ne kadar çalarsa çalsın masanın üstünde telefon , kim bu saatte arayan karşı cins diye sorgulamadık da ama…
Sevginin en büyük dostuydu bizim için ‘güven’… ve güvenin ardına saklanmış bir ’saygı’ vardı daima…

Ne kavgalar, ne badireler atlattık 17 senede… Eee ülkeler neler gördü, biz çekirdek aile mi sütliman yaşayacaktık…Bir gün öyle bir girdik ki birbirimize, ben ilk kez odamın dışında yattım bi gece, misafir odasında…Gece yarısı kapı açıldı esim;
-’Ne yapıyorsun burada?’ diye sordu kapının eşiğinden, ‘uyuyorum’ dedim buz gibi bi sesle… Gitti, gelmesi 1 dakikasını almıştı elinde yastıkla… ‘kay yana’ dedi daracık yatakta. ‘ne yapıyorsun?’ dediğimde ‘benim yerim senin yanın, sen gelmezsen ben gelirim’ dedi…Anladım ki o gece, en uzun kavgamız yat saatine kadar sürecek…
Ve bence doğrusu da bu…Özen gösterdik o günden sonra, evin her yerinde kavga ettik, yatak odamız hariç..Kırsak da zaman zaman kalplerimizi, asla kin tutmadık birbirimize…
Toplum kurallarıyla oynasaydık bu oyunu belki de 41 inci çift olacaktık o listede…Ama oyunun kurallarını biz koyduk… Nede olsa bizim oyunumuzdu,oynanan…

Evlilik; hesapsız içine dalınması gereken bir oyun bence…Topluma kulaklarını tıkayarak hemde… Ne benim, ne de bizim sözlerimizle…Sadece gönlünüzden geçtiğince…
Dediği gibi Ataol Behramoğlu’nun;‘…Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:Yaşadın mi büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına. Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır. Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana…

Hayat kısa gelen bir battaniye gibidir.Yukarı çekersin ayak parmakların isyan eder. Aşağı çekersin omuzların titrer . Ama yine de, neşeli insanlar dizlerini karınlarına çeker, rahat bir uyku uyumayı başarır……….
Can Dündar

VAVİEN


Geçen hafta cumartesi gittik VAVİEN'e...Yağmur ve Durul Taylan filmi.... küçük bir kasabada yaşayan bir ailenin öyküsü ...filmi izlerken en çok neyden etkilendim diye düşündüm...ve karar verdim...yalınlık...


filmde kadro gerçek oyunculardan oluşuyor...bunu sevdim...özellikle de Binnur'u...filmde sevdiğim şey de komedi ögelerini barındıran bir gerilim filmi yapmaya çabalanması...çabayı hissettim ama standart komediye alışık Türk seyircisi için zor bir film... özgür ruhlu ve farklı olan Engin Günaydın ve ekip desteklenmeli...aksaklıklar elbette var ama ilk deneyim için farklı...


Beklentisiz gidin...


AVATAR


Bu cumartesi nihayet gittik AVATAR'a...Kabul ediyorum geçen hafta ben gitmek istememiştim ve başka bir filmi izlemiştik...(vavien...bir ara yazarım onu da)


Bilim kurgu filmlerini pek sevmem aslında ama AVATAR bir ilk...öncelikle muazzam bir emek var...hikayeyi anlatmak istemiyorum zaten okumuşsunuzdur sağda solda...mavi ırk olan NAVİ'ler ve biz İNSAN'lar...


aslında bana sorarsanız ben NAVİ olmak istedim...ve öyle bir yerde yaşamak...hem de çok...benim gibi doğa aşığı birisi için NAVİ'lerin hayvanlarla ve bitkilerle olan iletişimini gördükçe İNSAN olmak istemedim pek...


Filmde en çok her şeyin olması beni mutlu etti...bir tutam doğa, bir tutam aşk, bir tutam mücadele, bir tutam gözyaşı, bir tutam naiflik, bir tutam kirletilmemişlik...gibi gibi...


Tavsiye ederim gitmenizi yalnız film 2 saat 45 dak...ve biletinizi önceden alın...Sevgi'lim bir gün önceden netten zor aldı...duyurulur...


Gidin de dünyamızı mahveden bizleri izleyin lütfen...

Asla Kabul Etmeyeceğim Tek Şey

...
"Heyecanlı olmamla ilgili yapılan eleştiri!
Bakın şimdi;

Eğer karşınızdaki insanda heyecan yoksa, bilinki bitmiştir işi.

İşte eleştirin esas şimdi!

Heyecanının bittiği gün, acilen heyecanlanmalısındır ki hayata dönesin, ömrün uzasın!

Eğer bir gün bu güzelim ülkede, bu güzelim ülke için heyecanlananlar kalmaz ise, insanlar heyecanlarını kaybederlerse, heyecansız insanlar ülkesi olursa bir gün burası, sonumuz esas o zaman gelir bence.

Bu da aklımıza kazınsın iyice!

O yüzden asla, ama asla, ne bana ne de bir başkasına:

“Bu ne heyecan yahu, sakin ol hele!” demeyin ve bence olaki heyecansızsanız siz de, acilen kendinize heyecan duyacak bir şey edinin.

Herhangi bir şey. Neyse ne!

Bir insan yaşadığı aşk için heyecan duymuyorsa dibine kadar aşık değildir,

Bir insan yaptığı iş için heyecan duymuyorsa, çok zor durumda demektir.

Öyledir...

Hem inanın bana, hayatta heyecan duyulacak sonsuz sayıda şey var.

İnsan havada uçan kuşa bakıp heyecan duyabilmelidir aslında.

Yaşadığının farkına varmayı bilebiliyorsa,

Her anın kıymetini bilmeyi tercih ediyorsa.

Siz yeter ki heyecanınızı korumayı, ona yüreğiniz gibi bakmayı bilin, gerisinden korkmayın.

Hep!

Her dakika.

Kimisi anlam veremiyor buna. Çocukça, şımarıkça, sapıkça ve aptalca buluyor mesela.

Nasıl bulurlarsa bulsunlar kardeşim.

Ben böyleyim ve heyecanı kalmayanlar için üzülmeye devam edeceğim.

Herkesi heyecanlandırmaya çalışmaya da devam edeceğim, kendi çapımda.

Ha şimdi bunları okumuşken bir dönüp düşünün bakalım;

Sizi neler heyecanlandırıyor ve siz nelerden heyecanlandığınızı unutmayı tercih ettiniz?

Olmuştur yapılmıştır bir hata.

İnsanız nasıl olsa...

Ama,

Henüz vakit varken, hemen farkına varın derim.

Hatanın neresinden dönerseniz kardır ya,

Başlayın acilen heyecanlanmaya!"
Yonca TOKBAŞ
;-)
"dibine kadar katılıyorum"

DAHA İYİ OLMAK İÇİN...


“Mutluluğumuz veya sefaletimiz en çok içinde bulunduğumuz koşullara değil, bizim bu duruma yönelik tavrımıza bağlıdır.” demiş Martha Washington ...




Yıllardır insanı anlamak, tanımak için uğraşıyor bilim. Ve elbette biz, kendimizi daha iyi tanımak için, kendimizi anlamak için uğraşıyoruz. Eşimizi, çocuğumuzu tanımak, anlamak için uğraşıyoruz.



Neden? Daha iyi anlaşmak, daha iyi hissetmek, daha mutlu olmak için mi? Bu halimizden/tarzımızdan kim sorumlu? Çevre mi? Aile mi?


Ne çevremizin basit bir ürünüyüz, ne de anne babalarımızın genlerinin bir sonucuyuz, bence durum ne yazık ki daha karmaşık. Tarzımızı oluşturan şeylerden en önemlisi düşünce kalıplarımız.



Prof. Martin Seligman pozitif düşünce kalıplarına dikkatimizi çekiyor. Dünyada 2 tür insan var, iyimserler ve kötümserler diyor Psikolog Seligman. Yaşadıklarımızı nasıl değerlendirdiğimiz ve nasıl yansıttığımız ile ilgili başımıza gelen her şey. Çarpıcı değil mi?


İşte Psikolog Martin Seligman’ın başlattığı Pozitif Psikoloji akımı;

• Neyin yanlış gittiğine değil, neyin ya da nelerin doğru gittiğine,

• Kişilerin zayıflıklarına değil, güçlü oldukları yönlere/zamanlara odaklanır. Aynı yeteneklere sahipmiş gibi görünen insanların neden çok farklı karakterleri var?

Bazıları her zaman bardağın dolu tarafını görürken, neden bazıları için her zaman bardağın yarısı boştur? Siz iyimser misiniz? Kötümser mi? En yakın arkadaşınız, eşiniz iyimser mi – kötümser mi? Haydi birlikte bakalım.



Bir şeyler kötü gittiğinde, iyimserler bunu bir talihsizlik anı olarak görürken, kötümserler bunu genelleştirirler, yani sürekliliğe bağlarlar. “Bu tür şeyler hep bana oluyor ve etkileri de sonsuza kadar sürüyor.” Bir şeyler kötü gittiğinde, iyimserler bunun özel bir durumdan kaynakladığını farkına varır; kötümserler bunu tüm hayatlarına yayılmış görürler. “Bu tür şeyler hep bana oluyor ve hayatta yaptığım her şeyde böyle oluyor.” Bir şeyler kötü gittiğinde, iyimserler kontrolü ele alırken, kötümserler herkesin onların karşısında olduğunu düşünüp depresyona girerler. “Bu tür şeyler hep benim başıma gelir, çünkü ben şansızım, umutsuz ve aptalım.” Siz ne diyorsunuz? Çevrenizdekiler? En yakın arkadaşınız ne diyor? Ya eşiniz? Peki, söyleyin bakalım; siz iyimser misiniz? Kötümser mi? En yakın arkadaşınız? Eşiniz? Ya onlar? …



Ben bir iyimserim…:) Mutluyum, iyimser olduğum için. Sağlıklıyım, güler yüzlüyüm ve başkalarını da güldürebiliyorum. Yeniliğe ve değişime açığım. Kendimi seviyorum, kendime saygı duyuyorum, kendime güveniyorum. Güzelim, gencim…:) tamam, tamam bu kadar yeter dediğinizi duyar gibiyim.



Ha, unutmadan, yarım bardak su da yetiyor, susuzluğumu durdurmaya, daha fazlası için sürahi bulunduruyorum masamda…:)



Merak ettiğinizi tahmin ediyorum. Bir şeyler kötü gittiğinde iyimser ne der? Diğer iyimserleri bilmiyorum. Ben bir şeyler kötü gittiğinde; “Bu hatayı yaptığımda çok yorgundum, bir dahaki sefere iyice dinlenip öyle başlayacağım.” “Seni yeterince dinlemeden karar verdiğimi anladım, bir daha ki sefere dikkatle dinlemek için daha büyük bir çaba göstereceğim.” “Geç kaldığım için üzgünüm, bir daha ki sefere daha erken yola çıkacağım, farklı bir yol deneyeceğim.”


İyimser misiniz? Kötümser mi? Siz başınıza kötü bir şey geldiğinde ne diyorsunuz?

.

.

.

Herkesin bir kimsesi bir de kimsesizliği...

kimseli ya da kimsesiz

“… Bir zamanlar kendime: ‘Hayatı anlamak mı, hayatı yaşamak mı?’ diye sormuş ve anlamayı, dahası anlamaya çalışmayı ve anladıklarımı da yazmayı seçtiğimde, orada kimsesizliğimin, kimselerimden hakiki olduğunu bütün çıplaklığıyla görmüştüm; ben aslında o gün bugündür kimsesizim… Bu yüzden birileri, olsa olsa kimsem değil, kimsesizliğim oluyor benim…Hayat ve ilişkiler, kimsesizliğinizi kavramanız için çok fırsat sunar size; gerisi size kalmıştır…Ya inanır ya da avunmayı sürdürürsünüz.Bu konuda gerçekten özgürsünüzdür. ”

“…Deliler, şizofrenler, filozoflar ve şairler dışında herkesin bir ‘kimsesi’ vardır; tabii bir de genellikle yok sayılan kimsesizliği… Çünkü insan, hep kimsesine bakan, kimsesizliğini ise inadına yadsıyandır… Bu yüzden ‘derdini söylemekle ona çare bulmanın aynı şey olmadığını’ anlayıncaya dek, hep ağlaya sızlaya koşar dururlar kimselerine; çünkü insan, sürekli avunması ve avutulması gereken bir varlıktır.”

[Yılmaz Odabaşı, Herkesin bir kimsesi bir de kimsesizliği]

FİKRET OTYAM


Bugün beni çok mutlu eden bir tablo hediye aldım...Babam güzel sanatlar master programında bir tanıdığımıza matematik dersi vermişti, onun karşılığında kendi yaptığı tabloyu hediye göndermişler...İşte tablomuz...Bana buram buram Fikret Otyam hatırlattı...Gittim ona, düştüm aşağıdaki satırlara....

...
"Kolay mı? Hem hükümran olacaksın, hem ölümsüz olacaksın! Hem bu dünyada kavgada yumruk sayılmayacak ömrün olacak, hem kefenin cebi varmış gibi, hem bu dünyaya kazık çakacakmış gibi, hem elini uzatıp yıldızları toplayacakmış gibi yaşayacaksın!


Ya medeniyet dediğin takma dişli canavara teslim olacaksın ya anandan atandan duyumsadığın doğal yaşamı ona buna aldırış etmeden yaşayacaksın.


Yani bugünün birikimini, yarının getirisini sormayacaksın, yani attığın adımını çukurdan sakınmayacaksın, yani güneşi görünce, sabah uyandığında, gelecek gecenin cefasını sorgulamayacaksın, yani vicdanının sesini duyup kulaklarını tıkamayacaksın, yani hainin iğvasına uymayacaksın, yani keçi kılına, Torosların eteğine, mühür gözlü Yörük kızlarına burun kıvırmayacaksın


Yola bir derviş gibi düşeceksin, yazgını yaşayıp, yazgını yazan katibe nanik yapacaksın.


Fikret Otyam kimdir? Anadoludur… Yollara düşmektir…. Anadoluca düşünmektir… Kışın soğuğuna yazın sıcağına bir lokma ekmeği katık etmektir. Dert dinlemektir, dert yazmaktır, dert anlatmaktır.


Keçi kılından çadırlar, kilimler korur seni, hayatın yorgunu yokuşa süren çilesinden... Doğaldır herşey, doğadır aslolan!


Ya buz mavisidir hayat, ya sarı sıcak yanmaktır… Bahar bir söğüt gölgesinde gelir geçer de fark etmezsin… Sonbahar rüzgarı önüne katar seni…"

...

Bir niyazım yani dileğim var sizlerden, derlediğimi şu Barak Türküsü’ndeki sözlere kulak verin lütfen:


“Kaftan Kafa hükmederdi bir zaman


Davutoğlu Süleyman öldü

Omzuyla Kaf Dağını kaldıran

Hamza ile Kahraman pehlivan öldü

Hani ya bu benim diyenler

Milyonunan altınlan sayanlar

Hiç görülmez adam eti yiyenler

Koca devler öldü

Şahmeran öldü

Kalsa bu dünya Muhammed’e kalırdı

Can satın alınsaydı

Nemrut alırdı

Çıkmayan canlara Derman bulurdu

Hekimler hekimi Lokman da öldü”


Sağlıcakla kalınız,Eyvallah canlar… Eyvallah dostlar…
Fikret Otyam"


HANGİ KURT?

Cherokee kabilesinin yaşlılarından biri torunlarına eğitim veriyordu.
Onlara dedi ki:
'İçimde bir savaş var. Korkunç bir savaş. İki kurt arasında.
Bu kurtlardan birisi; korkuyu, öfkeyi, kıskançlığı, üzüntüyü, pişmanlığı, açgözlülüğü, kibri, kendine acımayı, suçluluğu, küskünlüğü, aşağılık duygusunu, yalanları, yapmacık gururu, üstünlük taslamayı ve egoyu temsil ediyor.
Diğeri ise; zevki, huzuru, sevgiyi, umudu paylaşmayı, cömertliği, dinginliği, alçakgönüllülüğü, nezaketi, yardımseverliliği, dostluğu, anlayışı, merhameti ve inancı temsil ediyor.
Aynı savaş sizin içinizde de sürüyor ve diğer tüm insanların içinde de.'
Çocuklar anlatılanları anlamak için bir dakika düşündüler ve içlerinden biri büyükbabasına,
'Hangi kurt kazanacak?' diye sordu.
Yaşlı Cherokee kısaca cevapladı
'Beslediğiniz.'
.
.
.

YANaYANA

Elime bir kibrit kutusu geçti mutfakta dolanırken...Aklıma Kibrit Çöpleri ve İnsanlar üzerine yazılmış yazılar geldi...Açtım kutuyu inceledim insanları:-)..Düş Hekimim Yalçın Ergir'in sunumunu hatırladım bir de..İyi seyirler...

(Düş Hekimim iyi ki varsın, seni tanımadan seviyorum...)

www.ergir.com




YANaYANA (Dus Hekimi Yalcin Ergir / Muzik: "Sekilsiz Inci"- Can Atilla) from dus hekimi on Vimeo.

BU ŞEHRİ VE HAYATINI KEDİLERİYLE BİRLİKTE SEVERİM

"İnsancıllığın ve merhamet duygusunun filozofu ve tıp doktoru Albert Schweitzer (1875-1965) solak olmasına rağmen, kedisi hep sol kolunda yatmayı sevdiğinden reçetelerini sağ eliyle yazarmış.

Rivayet odur ki, Peygamberimiz tam namaz için kalkacağı sırada hırkasının eteğine sokulup uyuyakalmış kedinin rahatsız edilmemesini istemiş ve giysisinin o bölümünü kesip kalkmayı tercih etmiş. Bu liste uzar gider, malum.
Kedilere ve kediseverlere aklımın takılmasına gelince; ...

onlar benim gözümde sokaklara serpiştirilmiş Tanrısal armağanlardır. Ama kendimizi evden dışarı attığımızda, bir çöp bidonunun üzerinden bize bakan o tuhaf ve güzel geometriyi fark etmeyiz bile...

Oysa "Ne var işte kedinin teki" deyip geçmesek ve durup baksak, sokakta onca hırpalanmışlığa rağmen pembeliğini kaybetmemiş minik burunlarda, soğuktan kaşları çatılmış gibi duran gözlerde dünya hayatının uçsuz bucaksız hikmetleriyle yüz yüze geleceğiz...
Bundan eminim.

Bence, kedilere bakmalı... Sokaklarımızdaki, semtlerimizdeki kedileri görmezden gelmemeli... Ve sonra kedi deyip geçmemeli! Ne demiş atalarımız; iki kedi bir arslana pes ettirir.
Not: Bazıları "sen kediseversin, ben köpekseverim" türü ayrımlara bayılır. Şimdi benim hakkımda da aynı tür fikirler yürütecek olanlar için not ediyorum. Hayvanseverim. Sevdiğim köpekler de vardır. Kaplanın ideal aşkım olduğunu söyleyip geçerken, kimi rüyalarımda birbirinden güzel börtü böceğin dolaştığını, örümceklere bayıldığımı da aktarayım. "*

*Ajandamın arasında bir gazete köşe yazısı buldum...Haşmet Babaoğlu'nun 11 mart 2004deki yazdığı ucu eskimiş bir köşe yazısı..Ne kadar da bendi..

MÜZİK GÖRSELLEŞMESİ

Müzik görselleşmesi sizlere şu sitedeki uygulamayı tavsiye ediyorum:
İmlecinizden dökülen mürekkep, güzel bir İspanyolca müzik eşliğinde coşuyor...
İyi seyirler...

Firekites - AUTUMN STORY - chalk animation

Tebeşirli animasyon...Müzik: Spunk Records

DÜNYA ÖNÜMÜZDEN GEÇEN BİR TREN Mİ?

Yaşam bir illüzyon mu, yoksa önümüzden gelip geçen bir tren mi?
Ya da bizlerde mi Titanik gemisi batarken hâlâ müzik yapan orkestranın birer üyesiyiz?
Değilse, dünyaya bir şeyler yapmaya mı geldik?
Dünya gerçekten de Shakespeare’in dediğince bir sahne mi, yani rolünü oynayan çekip gidiyor mu?
Trenin dışarıda ki inek mi ya da icindeki yolcu muyuz?
...

Sıradan karakterlerle, basit bir anlatımla yüzlerce soru sormayı başaran, size iç sesinizde çığlıklar attıran, gerçekten de çok büyük bir ustalıkla yazılmış, yönetilmiş ve oynanılmış bir eser izledim...öyle bir oyun ki, bana önce trene bakan bir öküz olduğumu hatırlattı sonra da öküz olduğum için mutlu olmamı sağladı...

*Titanik Orkestrası

EUROVISION



Bugün akşam Euorivison yarı finali yapılacak..Sabah gazeteleri göz gezdirirken Hadise'nin fotoğraflarına takıldım..Ve karar verdim..Her şey ilk çıktığında güzel...Özgün haliyle...Kendisiyle..
Üzerindeki kıyafet o kadar sırandı ki, yaratıcılık namına bir şey bulamadım..Bir de gözlerinde bıkkınlık hissettim...Biz niye böyleyiz??? Neden her şeyi çabuk tüketiyoruz...Anladım ki Hadise'yi de tüketmişiz...
Yukarıda Google'ın Eurovision tahmini var...Umarım iyi bir sonuç alırız..
Ancak benim düşünceme göre, şarkı ve Hadise yarışmaya katılmadan tükendiler bile...Patladılar...
DÜM yani..
TEK bir de...

ANNEMSE;

Benim babam doktor...
Annemse;

hem doktor
hem öğretmen
hem kuaför
hem aşçı
hem doktor
hem mühendis
hem usta
hem ayakkabı bağlayacısı....
.
.
.
:)Bir sigorta reklamı bu günlerde izlediğim...Çok beğendiğim hem de...

Kimin annesi değil ki?

Kimim Ben?

Fotoğrafım
Antalya, Türkiye
Beni bir temmuz sıcağında sarmışlar..Onlar için bir gurur olmuşum..Büyüyüp doruğa çıkınca artık,iyi ki doğdum deyip durmuşum..Bana yalın incelik çok yakışır:).Yaşam bu düşüncelerde çakışır..çaresizlere herkesler bakışır, gücümle adımı korumuşum..sorardım babama şu nedir, bu nedir?..Okudum öğrendim bilim çok kökenlidir..Yaşamın yolları dikenlidir..bazen ellerimle yürümüşüm..Bir söylediysem iki kez dinlerim..aklımla kötülükleri önlerim..Dilerim iyi gün görürüm... ... Bu bloğu kendim için açtım bir de sevdiğim blokları tek elden okumak için...Onları okumak ve yorum yapmaktan, umarım kendimce bir şeyler karalamayı unutmam:)


Takip ettiklerim

N'oldu bu dolar?

Translate to ..Çevir istersen

Manşetler

Related Posts Widget for Blogs by LinkWithin

İzleyiciler

Sinemada Bu Hafta

EkleBunu Sosyal paylaşım Butonu
Bloglar Alemi - Yorum Blogları
EkleBunu RSS Ekle Butonu